29 Mart 2013 Cuma

Zamanın Farkında

Şule Gürbüz ile tanışmam İz Tv'de yayınlanan "Dışardakiler" belgeseli sayesinde oldu. Belgeselin konusu Dolmabahçe Sarayı'ndaki tarihi saatlerin tamiratıyla ilgilenen mekanik saat ustalarıydı. Odak noktada ise Şule Gürbüz yer alıyordu.


İstanbul Üniversitesi'nde sanat tarihi ile İspanyol Dili ve Edebiyatı, ardından Cambridge Üniversitesi'nde felsefe eğitimi almış olan Şule Gürbüz, saat tamiratı için çırak olarak Dolmabahçe Sarayı'nda işe başladığından söz ediyordu. Dinginliği ve cümleleriyle beni kendisine hayran bırakmış bu kadını gözümü ayırmaksızın izliyordum. Yaptığı iş haline, tavrına yansımıştı. Hareketleri zamanın farkına varmış ve bu varışla acele etmeden, sizi yormadan konuşan birine aitti. İşini öylesine büyük bir hazla anlatıyordu ki mekanik saat ustası olmayı pekâlâ arzulayabilirdiniz. Sabır isteyen bir işti. Karşımızda ustasının yanında kalfalığı seven biri vardı. Cümlelerinin etkisinden arınmamışken programın sonunda Şule Gürbüz'ün öyküleri olduğu belirtildi. Belgeselin sürprizi ve müjdesi oldu son cümleler. "Mutlaka okumalıyım!" diye düşündüm.

Üç kitabı var Şule Gürbüz'ün. Yazılma sırası; Kambur, Zamanın Farkında ve Coşkuyla Ölmek şeklinde. Coşkuyla Ölmek tazecik diyebileceğimiz bir öykü kitabı. Kambur ise kısa bir roman, uzun bir hikâye tadında. Bugün okuduğum bir yazıya göre vaktiyle cep kitap boyutunda basılmış. Yeni baskılarında normal boyutta.

Kitapları okuma sıram ise Zamanın Farkında, Kambur, Coşkuyla Ölmek şeklinde oldu. Aslında çok net hatırlamıyorum. Kambur'u Coşkuyla Ölmek'e kısa bir ara verip okumuş da olabilirim. Zira epeyce zaman geçti ve hafızam eskisi kadar iyi değil.

Zamanın Farkında'yı okurken Şule Gürbüz'ü tanımakta geç kaldığım için hayıflandım. Neyse ki kitabın yayın tarihi yüreğime su serpti. 2012'de çıkmış bir kitaptı. Altı çizilecek nice cümle vardı. Dili mükemmeldi. Zaman algısı, yorumlanması, öykü tekniği çok başarılıydı.

Kambur ile Zamanın Farkında arasında uzunca bir boşluk var. Bu boşlukta değişen çok şey mevcut Şule Gürbüz yazınında. Ama bu Kambur'un acemi bir metin olduğu anlamına gelmesin. Kambur da kahramanıyla başucu eseri olacak güzellikte. Coşkuyla Ölmek ise içinde bulunduğumuz yılın başında çıktı. Onu çıktığı günlerde alma keyfini yaşadım. Bundan sonra da Şule Gürbüz'ün sıkı bir okuyucusuyum. Benimle beraber nice isim de var. Bu da son derece güzel bir duygu.

Bende garip bir okur kıskançlığı mevcut. Bir yandan sevdiğim yazarları herkes tanısın, bilsin, kıymet versin istiyorum. Öte yandan her önüne gelen okumasa, küçük bir okuyucu kitlesine saklı kalsa ne güzel olur diye düşünüyorum. 

Zamanın Farkında, sadece yazarının değil okuduğum tüm öykü kitapları içinde ayrı bir yere sahip olacak. Uzun zaman dilimlerini -neredeyse bir ömür- ele aldığı, çoğu erkek olan kahramanlarını kadın gözüyle çok başarılı bir şekilde aktardığı, diline ve kurgusuna hayran bıraktığı, yalın ama asla sıradan olmadığı için başucu kitaplarımdan biri artık. Coşkuyla Ölmek de çok iyi ama ilk okuduğum kitabı Zamanın Farkında olduğundan sanırım ayrı seviyorum mavi kaplı farkında olunan zaman başlıklı kitabımı.

Kitaptaki en sevdiğim cümlelerle tamamlayacağım yazımı. Mutlaka tanışın Şule Gürbüz'le ya da siz bilirsiniz!

"Çok şaşarım şiir sevenlere , okuyup geçenlere, kitabı kapatıp yemek yiyenlere, o bakışla yaşayıp da ölmeyenlere. Şiir sevilmez ki, öyle duyulur, öyle bakılır, hastalanılır, zehirlenilir, ölünür. şiir sonunda öldürür."
  


















26 Mart 2013 Salı

Sarsak

Hayatımın en ilginç günlerinden birini yaşadım bugün. Uzun süredir arada özleyip eski metinleri kurcaladığım bloguma da giriş nedenim oldu kendisi.

Kitap alma bahanesiyle kitapçıya girdiğimde etrafı kuşatan müzik ruhumu harekete geçirdi. Yaşamımda ilk kez bugün istemsiz olarak şarkının ne söylediğini bilmeden ağlamaya başladım. Raflar arasında yürürken bir yandan gözyaşlarımla baş etmeye çalışıyordum. Şarkı bitinceye kadar ağladım, nedensizce. Canımı yakan neydi hiç bilemeyeceğim sanırım. Ama bu şarkı burada notlarım arasında dursun istiyorum. 26 Mart'a not düşmeliyim.

Beni delip geçen şarkı:



                                                        İmany- You Will Never Know

22 Ekim 2012 Pazartesi

Nasıl Geçti Habersiz O Güzelim Yıllarım

Ekim ayının son zamanlarına eriştiğimiz bir pazar gecesindeyiz. Eylülü ekimden daha çok sevmişimdir. Doğduğum ay olması dışında hiçbir öneme sahip olamamıştır ekim hayatımda. Sonbahar aylarından biri olması güzel tabii. Yine de eylül kadar lirik ya da kasım kadar sert olamadı ekim. Arada kalmak hep kötüdür. Ortada olmamak gerekir. Safımız belliyse o kıyılarda dolaşmalıyız. Soğuksak soğukluğumuz anlaşılmalı, sıcaksak alabildiğine sıcak durmalıyız. Zaten tabiatımız bize fırsat vermeden nasıl davranması gerekiyorsa o yapıya bürünüyor.

Ekim ayında hiçbir şey yazmadığımı fark ettim. Ay henüz bitmemişken bloguma not düşeyim istedim. Ne de olsa adımız "Alesta-Not Defterim". Notların kusuru olmaz. Hikâye yazdığımı iddia etmiyorum, şiirlerimi paylaşmıyorum. Ötede beride durmasındansa burada kalsınlar istiyorum. Ulaşabileyim, sevdiğim insanlar da bana ulaşabilsin. Tanımayanlar ise şöyle bir bakıp gitsin, kalsınlar isterlerse, her neyse...

Derdimi anlattığım insanlar çoğaldıkça yazmalarım azaldı. Anlatmaktan kastım yazmak elbette. Şu sıralar yazmak dışında konuşmayı ya da okumayı da planlıyorum. Yakında sevdiğim metinleri seslendirip blogumda paylaşacağım. Elbette eleştirme hakkı olacak dostlarımın. Bu da önemsiz haberim olsun.

Bir haftadır aralıksız Turgut Uyar okumaları gerçekleştiriyorum. Şiire bir dargın bir barışık tavrım söz konusu. Bunu büyük oranda Turgut Uyar'la aşmış bulunuyorum. Öyle ki aylarca İkinci Yeni okumaları yapabilirim. Edip Cansever 2. durağım olacak. Notlar alarak şiirleri okuyorum ve bu durum bir hayli vaktimi alıyor. İşin en güzel yanı mesleğimin notlarımı paylaşmaya, aklımdakileri aktarmaya imkan veriyor oluşu. Bazen beni anlamadıklarını düşünsem de etkilendikleri bir cümlenin olduğunu görmek çok keyifli oluyor. Özellikle İkinci Yeni'yi anlamaktan çok uzaklar. İstiyorlar ki hissettikleri her şey net bir biçimde ortaya konsun. Onlara düşünecek, hayal edecek hiçbir alan bırakılmasın. Söz oyunlarını içermesin. "Göğe Bakma Durağı"nı okuduğunuzda takıldıkları tek nokta, "göğe bakalım" oluyor. Onun dışındaki her kelime manasız. Anlayacakları zamanlar için alt yapı oluşturmak da güzel. Biliyorum ki bir kısmı bir süre sonra beni çok iyi anlayacak. Henüz erken ama. Çok küçük değiller bu arada, ilkokula gittiklerini düşünmeyin. Bahsettiğim öğrenciler 12. sınıfa gidiyor. Yani 17-19 yaş aralığındalar. "Ama"lar bitmiyor.

Notos'un "Ütopya ve Distopya" sayısını da bu ay içerisinde bitirdim. Bu sayı çok uzak olduğum bir kavramla tanıştırdı beni: distopya. En çok da distopya hakkında yazılmış metinlere yer verilmiş.

Bir de 14 Ekim doğum günümdü. Çok güzel geçti. Ömrümün en güzel mesajlarını aldım. Samimi yazan insanların hep mesajlarla gelmesi tesadüf müdür?

Sevgili Konserve Ruhlar'a gönderdiği güzel kitaplar ve yanımdan hiç ayırmadığım defter için tekrar teşekkür etmek istiyorum. 2012 yılının en güzel hediyesi seninle tanışmış olmaktı sevgili arkadaşım.

Şarkılarla aramı düzeltmeye çalışırken gönderdiği güzel eserler kadar olmasa da ben de kendisine bir şarkı armağan etmek istiyorum.





11 Eylül 2012 Salı

Kapılar



Dünyanın bütün müziklerini dinlemişim de hepsine doymuşum gibi bir durum içindeyim birkaç gündür. Sanki bundan böyle dinleyeceğim hiçbir melodi beni mutlu edemeyecek. Sahip olduğum bu doygunluk hissinin kaynağı konusunda fikrim yok. Müziğe küsmüş de değilim. Hani bazen bütün cümleler kurulmuş size söyleyecek yeni bir şey kalmamış gibi hissedersiniz (ya da ben bazen öyle hissederim). Susmak bu tür zamanlarda takip edilecek en iyi yoldur.

Melodilerle zihninizin bulandığını düşündüğünüzde tehlikeyi melodiden uzak kalarak savuşturursunuz. Çünkü müzik öyle bir gücü barındırır ki içinde, depresyona girmeniz mümkündür. Yaşamdan tat alamayabilirsiniz.  Neden ikinci tekil şahsı merkeze koyarak anlatmaya çabalıyorsam!.. Halbuki hepsi kendini anlatan bir tekil şahsın huzursuzlukları.

Diğer bir yönüyle dinlediğim şarkıların sözleri değil de ezgileri daha fazla etkiler oldu beni. Yıllar öncesine ışınlayan da ezgiler, bugünü sorgulatan da. Sözleri hiç dinlemeden melodinin peşine düştüğüm vâkidir. Belki de bu nedenle Türkçe sözlü müzikleri pek dinlemez oldum.

Müzik dinlemeyle mutluluk/mutsuzluk arasında sıkı bir ilişki olduğu muhakkak. Mutsuzluğa kapılarını her daim açık tutmuş biriyim. Severim yani, kendime acımadan endişe duymayı, biraz asık suratlı olmayı. Her durumda kendi payına düşeni almayı. Öyle ciddi mutsuzluklarım olmadı. Hep baş etmeyi bildim ya da onlar kararında kaldılar zorlamadılar sınırlarımı.

Mutluluk ise her daim yanımdaydı. Her gün gözlerimin içine bakan iki kız çocuğuydu. Söyledikleri tek bir kelimeyle, yaptıkları ufacık bir hareketle mutluluğuma mutluluk kattılar. Daha ne olsun(du), ben mutlu olmayayım da kimler olsun(du).

Daha önce hiç duymadığım müzikleri dinlemek istiyorumdur belki de. Yaz boyunca bu konuda bana esin kaynağı olmuş, yeni pencereler açmış olan Limon Kokusu'nu anmadan geçemeyeceğim. Yeni bir melodi istiyorum hayatımda. Sözlerini anlamadığım müziğine ise bayıldığım bir melodi olsun. Mümkün müdür bu?

13 Ağustos 2012 Pazartesi

Yağmur desem?

Ankara son iki gündür yağmura teslim oldu. Alışık olduğum bir yağış biçimi değildi bu. Güneşin sıcaklığını hissederken aniden bastıran şiddetli bir yağmur yollarda seylabeler oluşturdu. Aradan yarım saat geçmeden bu kez hava karardı ve yine şiddetli bir yağmur. Bu durum kendini tekrar eder bir şekilde akşama kadar sürdü. Kâh güneşli, kâh karanlık bir gökyüzüyle muhatap etti bizi.

Mutsuz muydum bu durumdan?
Yağmurun yağışında birçok kişi gibi huzur bulanlardanım. Onunla ancak ve ancak mutlu olurum ben.

Yağmuru her daim uzaktan sevmişimdir. Öyle fazla ıslanmayı göze alamam. Cam arkasından, saçak altından, balkonun kıyısından seyretmeye bayılırım. Bu yağmuru daha az sevdiğim anlamına gelmiyor. Yağışını seyretmek ruhuma iyi geliyor. Eğer dışarda yakalanmışsam yağmura, hafifçe ıslanıp sığınacak bir yer arıyorum. Söylenmeden, nefret etmeden, "ah bir yağsın mübarek" deyip çok yağınca da lanet okuyanlardan olmadan sadece izliyorum.

Üniversitede iken ezberlediğim ilk şiir Tevfik Fikret'in "Yağmur" şiiriydi. Şarkılarda da önemli bir tema olarak karşımıza çıkıyor yağmur - ki sözüm bitince o şarkılara geçeceğim.-

Geçen hafta kaybettiğimiz yönetmen Metin Erksan'ın efsane filmi "Sevmek Zamanı" yağmurlu bir günle başlar. Sonbahar hem yağmurun hem de sevmenin zamanıdır. Kahramanın bir surete aşık olması gibi yağmur da bu temayı perçinler. Uzun uzun cümleler kurmaya lüzum yoktur, yağmuru göstermek, sesini duyurmak, adını anmak kâfidir. Yeni Türkü'nün "Resim" şarkısıyla harmanlanmış bu videoyu izleyin derim, zira "Sevmek Zamanı"nın en güzel yağmur görüntülerini içerir. Sevmek Zamanı için yağmur filmidir diyebiliriz.




Gelelim şarkılara:
İlki Gökhan Kırdar'dan, yağan bir yağmuru resmediyormuşçasına kulağımıza gönderen bir şarkı olacak (özellikle akustik versiyonunu seçtim, bu şekilde büyüleme gücünün arttığını düşünüyorum, bendeki etkisi o):


İkincisi ise doğrudan yağmura seslenen bir istanbul şarkısı; ama beni yıllar öncesinin Ankara'sına ışınlayabiliyor. Şarkı, Kesmeşeker grubuna ait, buyrun sevin lütfen:


Üçüncü şarkı ise bütünüyle İstanbul şarkısı. Belleğimizde derin izleri olan, bir kuşağın neredeyse şifrelerini eserlerinde barındıran MFÖ (bu şekilde yazınca onlara haksızlık ediyormuşum hissine kapılıyorum, halbuki onlar; Mazhar, Fuat, Özkan olarak anılmalı.) nün şarkısı:



Şimdiye kadar hızlı bir tempoda akan, eğlenceli olan bir şarkıyla karşılaşmadınız. Nedeni belli değil mi?
yağmur = hüzün.

Burada kuralı bozuyoruz.

Yağmurun yakıştığı en güzel şarkılardan biriyle devam edelim. Yağan yağmurun ardından uykusu kaçan bir çocuk gibi annesine sığınmış (ama ne hikmetse) bir başına ağlayanların şarkısı. Hepsi sevdadanmış efendim. Ezginin Günlüğü'nün "Oyun" albümündeydi "Düşler Sokağı" ve biz çok severdik. Tempolu olmasına rağmen hüzünlü bir yapısı var.





Yine çok sevdiğim bir şarkıyla "yağmur" faslını kapatacağım. Ne tesadüftür ki Teoman'ın en sevdiğim şarkısının adı da "Yağmur" Çok uzaklardan çağıran bir yağmur bu:



Varsa yağmur şarkılarınız, lütfen eklemekten kaçınmayın.
Eylül yaklaşırken yağmurun da yaklaştığının bilincinde olarak çekiliyorum huzurunuzdan.



4 Ağustos 2012 Cumartesi

GEYİKLİ GECE - TURGUT UYAR

Halbuki korkulacak hiç bir şey yoktu ortalıkta
Her şey naylondandı o kadar
Ve ölünce beş on bin birden ölüyorduk güneşe karşı.
Ama geyikli geceyi bulmadan önce
Hepimiz çocuklar gibi korkuyorduk

Geyikli geceyi hep bilmelisiniz
Yeşil ve yabani uzak ormanlarda
Güneşin asfalt sonlarında batmasıyla ağırdan
Hepimizi vakitten kurtaracak

Bir yandan toprağı sürdük
Bir yandan kaybolduk
Gladyatörlerden ve dişlilerden
Ve büyük şehirlerden
Gizleyerek yahut döğüşerek
Geyikli geceyi kurtardık

Evet kimsesizdik ama umudumuz vardı
Üç ev görsek bir şehir sanıyorduk
Üç güvercin görsek Meksika geliyordu aklımıza
Caddelerde gezmekten hoşlanıyorduk akşamları
Kadınların kocalarını aramasını seviyorduk
Sonra şarap içiyorduk kırmızı yahut beyaz
Bilir bilmez geyikli gece yüzünden

"Geyikli gecenin arkası ağaç
Ayağının suya değdiği yerde bir gökyüzü
Çatal boynuzlarında soğuk ayışığı"
İster istemez aşkları hatırlatır
Eskiden güzel kadınlar ve aşklar olmuş
Şimdi de var biliyorum
Bir seviniyorum düşündükçe bilseniz
Dağlarda geyikli gecelerin en güzeli

Hiçbir şey umurumda değil diyorum
Aşktan ve umuttan başka
Bir anda üç kadeh ve üç yeni şarkı
Belleğimde tüylü tüylü geyikli gece duruyor

Biliyorum gemiler götüremez
Neonlar ve teoriler ısıtamaz yanını yöresini
Örneğin Manastır'da oturur içerdik iki kişi
Ya da yatakta sevişirdik bir kadın bir erkek
Öpüşlerimiz gitgide ısınırdı
Koltukaltlarımız gitgide tatlı gelirdi
Geyikli gecenin karanlığında

Aldatıldığımız önemli değildi yoksa
Herkesin unuttuğunu biz hatırlamasak
Gümüş semaverleri ve eski şeyleri
Salt yadsımak için sevmiyorduk
Kötüydük de ondan mi diyeceksiniz
Ne iyiydik ne kötüydük
Durumumuz başta ve sonda ayrı ayrıysa
Başta ve sonda ayrı ayrı olduğumuzdandı

Ama ne varsa geyikli gecede idi
Bir bilseniz avuçlarınız terlerdi heyecandan
Bir bakıyorduk akşam oluyordu kaldırımlarda
Kesme avizelerde ve çıplak kadın omuzlarında
Büyük otellerin önünde garipsiyorduk
Çaresizliğimiz böylesine kolaydı işte
Hüznümüzü büyük şeylerden sanırsanız yanılırsınız
Örneğin üç bardak şarap içsek kurtulurduk
Yahut bir adam bıçaklasak
Yahut sokaklara tükürsek
Ama en iyisi çeker giderdik
Gider geyikli gecede uyurduk

"Geyiğin gözleri pırıl pırıl gecede
İmdat ateşleri gibi ürkek telaşlı
Sultan hançerleri gibi ayışığında
Bir yanında üstüste üstüste kayalar
Öbür yanında ben"
Ama siz zavallısınız ben de zavallıyım
Eskimiş şeylerle avunamıyoruz
Domino taşları ve soğuk ikindiler
Çiçekli elbiseleriyle yabancı kalabalık
Gölgemiz tortop ayakucumuzda
Sevinsek de sonunu biliyoruz
Borçları kefilleri ve bonoları unutuyorum
İkramiyeler bensiz çekiliyor dünyada
Daha ilk oturumda suçsuz çıkıyorum
Oturup esmer bir kadını kendim için yıkıyorum
İyice kurulamıyorum saçlarını
Bir bardak şarabı kendim için içiyorum
"Halbuki geyikli gece ormanda
Keskin mavi ve hışırtılı
Geyikli geceye geçiyorum"

Uzanıp kendi yanaklarımdan öpüyorum.

Büyük Saat Toplu Şiirler (Dünyanın En Güzel Arabistanı)

22 Temmuz 2012 Pazar

SİZ AŞK'TAN N'ANLARSINIZ BAYIM?


çok şey öğrendim geçen üç yıl boyunca
alt katında uyumayı bir ranzanın
üst katında çocukluğum...
kâğıttan gemiler yaptım kalbimden
ki hiçbiri karşıya ulaşmazdı.
aşk diyorsunuz,
limanı olanın aşkı olmaz ki bayım!

allah'la samimi oldum geçen üç yıl boyunca
havı dökülmüş yerlerine yüzümün
büyük bir aşk yamadım
hayır
yüzüme nur inmedi, yüzüm nura indi bayım
gözyaşlarım bitse tesbih tanelerim vardı
tesbih tanelerim bitse gözyaşlarım...
saydım, insanın doksan dokuz tane yalnızlığı vardı.
aşk diyorsunuz ya
ben istemenin allahını bilirim bayım!

çok şey öğrendim geçen üç yıl boyunca
balkona yorgun çamaşırlar asmay
ki uçlarından çile damlardı.
güneşte nane kurutmayı
ben acılarımın başını
evcimen telaşlarla okşadım bayım.
bir pardösüm bile oldu içinde kaybolduğum.
insan kaybolmayı ister mi?
ben işte istedim bayım.
uzaklara gittim
uzaklar sana gelmez, sen uzaklara gidersin
uzaklar seni ister, bak uzaklar da aşktan anlar bayım!

süt içtim acım hafiflesin diye
çikolata yedim bir köşeye çekilip
zehrimi alsın diye
sizin hiç bilmediğiniz, bilmeyeceğiniz
ilahiler öğrendim.
siz zehir nedir bilmezsiniz
zehir aşkı bilir oysa bayım!

ben işte miraç gecelerinde
bir peygamberin kanatlarında teselli aradım,
birlikte yere inebileceğim bir dost aradım,
uyuyan ve acılı yüzünde kardeşimin
bir şiir aradım.
geçen üç yıl boyunca
yüzü dövmeli kadınların yüzünde yüzümü aradım.
ülkem olmayan ülkemi
kayboluşumu aradım.
bulmak o kadar kolay olmasa gerek diye düşünmüştüm.
bir ters bir yüz kazaklar ördüm
haroşa bir hayat bırakmak için.
bırakmak o kadar kolay olmasa gerek diye düşünmüştüm.

kimi gün öylesine yalnızdım
derdimi annemin fotoğrafına anlattım.
annem
ki beyaz bir kadındır.
ölüsünü şiirle yıkadım.
bir gölgeyi sevmek ne demektir bilmezsiniz siz bayım
öldüğü gece terliklerindeki izleri okşadım.
çok şey öğrendim geçen üç yıl boyunca
acının ortasında acısız olmayı,
kalbim ucu kararmış bir tahta kaşık gibiydi bayım.
kendimin ucunu kenar mahallelere taşıdım.
aşk diyorsunuz ya,
işte orda durun bayım
islak unutulmuş bir taş bezi gibi kalakaldım
kendimin ucunda
öyle ıslak,
öyle kötü kokan,
yırtık ve perişan.

siz aşkı ne bilirsiniz bayım
aşkı aşk bilir yalnız!
Didem Madak