haydar ergülen etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
haydar ergülen etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Ekim 2011 Perşembe

DOSTLUK ÜZERİNE

Haydar Ergülen


Dostum varsa düşmanım yok sayılır
çünkü dostluk unutturur düşmanların varlığını insana
bir dost kaç düşmana bedeldir bilmiyorum ya
bildiğim, dostluğun azı yeter, düşmanlığın çoğuna.

Hem az olmalı dost dediğin de
çok olursa neden bilmem korkarım:
ya dostlarım birbirine düşman olursa!
Bilmemeli öyleyse dostlar da birbirini
bilmek şüphe uyandırır bazen
dostluk konusunda, o zaman
dostluk da kalmaz çünkü dostlarım
dostun da, düşmanın da öyle ya
hamuru aynı hamur, mayası aynı maya
birinin teknesi tuzlu, suyu kalın
biri ince başak, sarı cümle, yüreği yufka.

Dostların çoğalması da iyiliğe sayılmaz
dostun bir pul kadar kıymeti kalmaz
az dost az taş, çok dost çok taş
hem sayılıdır kalbimizdeki odalar
hem kalbe sığmayan şey dostluğa nasıl sığar?

Kalbindeki cama bir taş değer, dosttandır
(‘kırılınca anlaşılır kalbin camdan olduğu’)
kalbin bahçesinde bir gül solar, dosttandır
dostun varsa taşı güle sayarlar, akşamı güne
dostum varsa sözümü şiire sayarlar, beni şaire
dostum var, öyleyse ölebilirim bile!

10 Eylül 2011 Cumartesi

Eylül - Haydar Ergülen

Kadın gider ve bunun şiir olduğu söylenir
kadın gider ve bir şair doğar bundan
(Ben hangi kadından şair olduğumu bilirim)
“Yazın bittiği her yerde söylenir”se
kadının gittiği de her yerde söylenir
kadın gittiği her yerde şiir diye söylenir:
Kadının gittiği yazın bittiğidir, her yerde
yaz biter kadın giderse, bunun sonu şiirdir,
yazın sonu şiirdir, şiirdir aşkın sonu…
Şehir her semtiyle yazın peşine düşse
yaz uzar bundan ve aşklar da nasiplenir,
yazın peşinde şehir, kadının peşinde şiir
eylülün semtine kadar böyle gidilir
bir gecede gittimdi hazirandan eylüle
eylül yazdan terk edilmişti, şiirse haziranda
kadın tarafından terk edildi o söylenceye:
Bütün oğullar anneyi bir şiire terk eder!
O kadın beni terk ederse şair olurum
oğul olduğum kadın sakın beni terk etme,
şiirdir söylenir, yazdır biter, kadındır gider

Bütün kadınlar şiiri bir kadına terk eder!
Haydar Ergülen

8 Eylül 2011 Perşembe

Eylül


"Eylül öyle bir aydır ki, geçen her güzel günü için ona minnettar olmak gerekir. Eylül, esef ve özlem ayıdır, içine birkaç günlük kış hücumundan acı düştüğü için, insan o güzel havaların, devamlı yazın artık geçtiğini anlayıp üzülür, özlem çeker." (Mehmet Rauf:28)

Bohem edebiyat olarak da adlandırılan Servet-i Fünun'un tartışmasız Halit Ziya'dan sonraki en iyi yazarı Mehmet Rauf, romanında bu şekilde tanımlar  eylülü. Bakmayın ötelediğine, yazdan sonra istemez göründüğüne tüm roman boyunca dimağınıza kazınır eylül sevgisi. Romanın adı da Eylül'dür zaten. Tasvir konusunda oldukça başarılı olan yazar her biri mensur şiir niteliğinde cümleler kurar. Lise öğrencilerinin tamamına yakınının mezun olurken aklında yer etmiş bir romandır Eylül. Bu durumu bir türlü anlayamaz edebiyat öğretmenleri. Kafalarını kurcalayan bir sorudur yıllardır. "İlk psikolojik romanımız nedir?" sorusuna daha önce duymadığınız bir tonla hep bir ağızdan karşılık verir sınıf korosu: Eylül.

Elbette yaza veda edilen, doğadaki tükenişin, sessizliğe bürünüşün başlangıcı sayılan ve hazanı karşılayan ay olması hasebiyle en hüzünlü aydır. Ayların en güzelidir. Onu bir aya mahkum etmek haksızlıktır fikrimce. Bir mevsim kadar özeldir.

Bir aşkın başladığı ay da olabilir; bittiği ay da. Bu bütün aylar için geçerlidir elbette. Benim için bir aşkın filizlendiği aydır. Bitmeyendir.

Şair ne der: "O kadın beni terk erderse şair olurum." (Haydar Ergülen, Eylül) işte şair olmak için en ideal aydır. Zira şair olmak için gereken bütün hasletleri bünyesinde toplar:

"Hüzün, yağmur, dinginlik, durgunluk, huzur, ayrılık, akşam, melal, buhran, sararmış yapraklar, rüzgar, gurbet, sıla, özlem..."

Biz Alpay'ın "Eylül'de Gel" şarkısıyla büyümüş bir neslin çocuklarıyız. Şarkının söylendiği tarihlerde henüz doğmamış olsak da dinleyenler kervanında yerimizi almışızdır. Okuldaki arkadaşına aşık bir öğrenci için eylül hevesle beklenilendir. Yaz aşkları için ise yalnızlığın başladığı, bir sonraki yazın gelmesi için bir an önce geçmesi gereken ayların başlangıcıdır. İkincilerin işi daha zordur tabii.

Eylüldeki halini gördüğüm şehirlerin sayısı bir elin parmaklarını geçmez, ama tüm bu şehirlere eylülün çok yakıştığını söyleyebilirim. Tabiatın en güzel renklere büründüğü aydır. Ankara için eylül, ağustosun sıcağından kurtuluş reçetesidir. Sihirli bir dokunuş gibi daha eylülün ilk gününden itibaren geceleri üşümeye başlarsınız. Pencereleri kapatarak uyur, gece yürüyüşlerinizde sırtınıza bir hırka alma ihtiyacı duyarsınız.

Benim için eylül, bir yılın başladığı aydır. Nasıl ki rejime niyet etmiş birinin başlama günü hep pazartesi ise; benim kararlarımın vakti de eylüldür. Yeni yıla hiçbir zaman ocakta başlamadım. Hep eylüldü başlangıçlarımın tarihi. En sevdiğim şehrin, en güzel görüntülere büründüğü; normale dönüş zamanıdır. Fazlalıklarımı, eksikliklerimi, azalmalarımı, coşmalarımı fark ettiğim; kendime dönüş zamanımdır. Yazseverler için en kötü aylardan biridir belki; ama benim gibi sonbahar doğumluysanız istisnasız her yıl varoluş zamanınızdır. Hazan sizin mevsiminizdir. Hazansız ve hüzünsüz yapamazsınız.

Yine de kanaatin aksine bir kız çocuğuna verilmemesi gereken bir isimdir. Doğarken kızınızı hüzünle mühürlersiniz. Tıpkı hüznün ve hasretin mühürlendiği Sıla gibi ya da Özlem gibi.

İsyan ve teslimiyet arasında başlamanın ve bitişin bir anda yaşandığı eylüle gelince; "Oh be!" derim hep. Geldin sonunda. Diğer ayların hiçbirinde olmayan kalın bir çizgi vardır ağustos ve eylül arasında. İşte o çizginin mümtelasıyım.

Bizim neslin eylül şarkısıyla bitiriyorum yazımı. Yazının bu şarkıyla dinlenilmesini salık veriyorum. Zaten okuduysanız ziyanı yok şarkı eşliğinde başa dönün.


                                                        (Bülent Ortaçgil-Eylül Akşamı)

19 Ağustos 2011 Cuma

Mektup Aşktan Daha Acı

Psikeart'ın temmuz-ağustos dönemi için hazırlanmış "Aşk Acısı" sayısı özenle hazırlanmış, birçok sanat dalından, disiplinden önemli isimlerin yazılarına yer verilmiş, deyim yerindeyse bizi bizden alan bir sayı olmuştur. Edebiyat, müzik, psikoloji, psikiyatri, felsefe, tarih, mitoloji gibi bir dizi alandan birçok güzel insanın ufuk açıcı yazılarıyla bezenmiş. İki gündür aralıksız olarak sürdürdüğüm okumalarımdan beni en fazla etkileyen yazılar alanımdaki -edebiyat- yazılar oldu. Bununla beraber psikolojik ya da psikiyatrik açıklamalar da oldukça tatmin ediciydi.

Ele alınan tema "Aşk Acısı". Neredeyse bütün sanat dallarını besleyen ana damarlardan biri aşk acısı. Yalnız kalmış, terk edilmiş bir aşığın halleriyle ulaştığımız nokta. Maalesef günümüzde aşk acısı da diğer bütün duygular gibi umarsızca sömürülmektedir sanal alemlerde. Orada herkes durmaksızın ne kadar çok aşık olduğunu, ne denli sevdiğini anlatırken en sevdiğimiz şairlerin, en sevdiğimiz şiirlerini birkaç günlük, daha çok da bir anlık heveslerine kurban ediyorlar. Ne acı bir durumdur ki paylaştıkları şarkının, sözün, şiirin manası konusunda ya da derinliği hususunda en ufak bir fikirleri bulunmuyor. "Ay çok güzel!"in ötesine gidemeyen sözler...

Oldum olası Ahmet İnam'ın edebiyata çok şey kattığını düşünmüşümdür. Onun ilmi yazılarında bile edebi bir taraf bulmak mümkündür. Bir sabah Dolmabahçe'den Taksim'e giderken Boğaz'da bir köşeye oturup bir çırpıda yazdığını söylediği "Sevgiyi Paylaşmak" adlı öyküsü gerek imgeleri gerekse duygu yüklü dünyasıyla oldukça sarsıcı.

Aşk acısı ancak böyle anlatılır dediğim yazılardan bir diğeri de Küçük İskender'e ait. Sosyal medyada cümlelerine düşkün bir yığın ergene nazaran kendisine uzak kalmayı hep yeğlediğim bir isim olmuştur Küçük İskender. Fakat "Hastasından Doktoruna Aşk Brifingi" adlı yazısını bitirdikten sonra aklınızda bir dolu soru yer ediyor. Tek tek onlara kendi cevaplarınızı vermeye çalışıyorsunuz.Çetrefilli sorular ve ağızdan çıkan zor cevaplar.

"Hafıza aracılığıyla aşık olursanız sevgilinizin doğum gününü, ailesinin kökenini, uğursuz sayısını bilirsiniz; yaşadıklarınız iz bırakmaz. Hatıra aracılığıyla aşık olursanız sevgilinizle karşılaştığınız ilk gün ne giydiğini hatırlarsınız da annesinin adı bir türlü gelmez aklınıza." (Psikeart 2011:59)

Bu cümlelerin ardından kendi aşkınızı sorgulamaya başlıyorsunuz. Peki ben nasıl bir aşığım?

Dergideki hangi yazıdan bahsetsem bilemediğim bir durumdayım şu an. O kadar  güzel yazı var ki! Burada alıntılamak üzere seçtiğim metin ise son dönem modern Türk şiirinin usta kalemi Haydar Ergülen'e ait. O ki "Sis" şiiriyle belleğimizin söz kısmına adını silinmez bir şekilde kazımıştır. Mektup ve aşk bağlamı üzerinden "acı" kavramı üzerine fikirlerini, edebiyatın dil penceresinden ele alan şair yine gönlümüzün köşesine oturmuştur. Şair mektuplu dönemlerden bahsederken bugünün mektuplarını "ölü" olarak değerlendirir. Görüşlerine sonuna kadar katılıyoruz. Bizim için de mektuplar artık ölüler ikliminde yerini almıştır.

Alıntıladığımız yazıyı başka hiçbir yerde bulamazsınız. Tavsiyemiz bu sayıyı mutlaka edinin ve kitaplığınızın bir köşesinde arada okumalık olarak saklayın.

Mektup Aşktan daha Acı

Söz uçar, yazı kalır. Aşk uçar, acı kalır. "Eski acı postacı"larından biri olarak diyorum ki:
Aşkı yırtarak kurtaramazsınız kendinizi acısından, mektubu yırtarak yırtarsınız. Aşk gibi acı da bir mektup kılığında çok gitti geldi aramızda. Mektup kalmayınca kurtuldum aşktan da, acısından da.

Aşkın acısını paylaşamazsınız, paylaşılmıyor. En iyisi kendi kendinize yaşamak, ıssız, yalnız, tenha, kapalı, hatta mümkünse tek damla bile gözyaşı dökmeden, bunun için kendinizi zorlayarak yaşamanız gerek. Yoksa paylaşıldıkça güzelleşen değil, tam tersine paylaşıldıkça artan, acıyan, çoğalan, uzayan ve süren acılardan en mühimi aşkın acısı.

Yaşayan bilir, çeken bilir, yazan bilir. Aşkın acısını yaşarsın, geçer. Aşkın acısını yazarsın, geçmez. ben hem yaşayıp hem yazanlardanım. Çok yaşadım, uzun yaşadım, dolu yazdım, o yüzden aşkın acısına iki kere katlandım.

Aşk, acı, yazı, mektup. O tuhaf ve berbat acıyı sözcüklere dökmek, onu acının sahibine iletmeye, duyurmaya, hissettirmeye çalışmak, kesinlikle sıradan yazarların, şairlerin ve sıradan aşıkların işi değil.
... ... ...
Mektup acıdır, mektup aşktan da acıdır, aşk bir kere mektup iki kere acıtır. Çünkü mektup acıyla yazılır!

Bana diyorlar ki "niye bu kadar çok mektup yazdın?" Yazdım. İnsan bazen kendi acısının postacısı oluyor. Aşkı kendisi yaşıyor, yani kendi kendine yaşıyor, acısını kendisi çekiyor, mektubunu kendisi yazıyor, zarfını kendisi kapatıyor. ... İşte biz ona "acının postacısı" diyoruz.

Mektup aşktan da acıdır. Allah'tan mektup filan kalmadı da aşkın acısı yarı yarıya hafifledi, azaldı, yani öyledir sanırım, olan bana oldu, bize oldu, eski aşıklara, eski deliler, eski mektupçulara oldu. Bak eski acıları pazara götürsen kimse yüzüne bakmaz, eski aşkları roman yapsan kimse bir satırını okumaz, eski mektuplar öyle mi ya, şöyle esaslı birkaç acı mektubu varsa elinde, en azından müzelerde sergilenir: Vaktiyle bizim memlekette de ne çok Genç Werther varmış! diye. Ölmedik ama yaralı kaldık işte! Yani acım aşktan değil, benim yaram mektuptan!
                                                                                                                                         Haydar Ergülen

Bir de şarkı ekleyelim dinlemeniz ve "Ey mektup sen neymişsin?" duygu durumuna gelmeniz için. Mektuplar ölüdür ve ölüler dirilemez.