Cumartesi itibariyle Kapadokya gezimiz vardı. Öğrenciler için düzenlenen bir etkinlik olmasına rağmen, öğrencilerden çok öğretmenler rağbet etmişti. Bir otobüs tamamen öğretmenlerden oluşurken diğerinin yarısı öğrenci yarısı öğretmen şeklindeydi. Biz ise her gezide olduğu gibi yine öğrenci otobüsünü tercih ettik. Okulumuz öğretmenlerinin yaş ortalaması gezi yolculuğunu işkence haline getirebiliyor. Herkes kafa dinlemenin peşinde. Biz ise kafayı dağıtmanın.
Anlatmayı istediğim mevzu yolculuğumuz ya da Kapadokya değil: Yol arkadaşım. Okulda yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmese de, okuldan eve gelince telefon trafiğimiz bazen uyuyuncaya kadar sürse de en güzel anılarımızı gezilerde biriktiriyoruz. Bütün bir yılın kritiğini yapabilme şansını da bu yolculuklar esnasında yakalıyoruz.
Birbirimize hiç benzemediğimiz, yaşam şekillerimizin uyum göstermediği gibi kocaman bir gerçeğimiz var. Kuşkusuz dostlukları besleyen başka gerçekler bulunuyor. O gerçekler her neyse orada dursunlar. Arkadaşlarım kalabalık gruplar halindeydi hep. İlk defa iki kişilik dar bir alandayım.
3 saatlik bir uyku sonrası geziye çıktık. Seyahatimiz toplam 23 saat sürdü. Gözümü bile kırpmadım. Konuşmayı oldum olası çok severim, aynı zamanda iyi bir dinleyiciyimdir. Konuşmayı sevsem de dostlukların temelinde "dinleme"nin yattığını düşünüyorum. Beraber susabildiğiniz insanlar gerçek dostlarınızdır. Çünkü "başka"larının yanında konuşmanız gerektiğini düşünürsünüz ya da ben öyle düşünürüm. Bir şeyler söyleme gereğini hissetmek kadar beter bir durum olamaz.
Hayatta herkesin bir dostu olmalı. En zor anında güvenebileceği. Hayatının tüm ayrıntılarını bilen. Tanıyan. Yol arkadaşımın henüz o konumda olduğunu söyleyemem. Birlikte tüketilmiş yıllara ihtiyacımız var. Evli ve çocukluysanız başkaları için ayıracağınız vakit kısıtlı oluyor. En değerli zamanlarınızı çocuklarınız ve eşinize harcıyorsunuz doğal olarak. Bu durum sağlam dostlukların kurulmasında en büyük engeli teşkil ediyor.
Hayat bu kadar didaktik olma!
Daha fazla ders çıkarmak istemiyorum senden.
13 Mayıs 2012 Pazar
24 Nisan 2012 Salı
Haydar Ergülen-Aşk Şiirleri Antolojisi
Değişik ilgilerin ağına düşmüşken diğer blog kullanıcılarına biraz öykünerek, belki imrenerek hatta kıskanarak okuduğum kitapların fotoğrafını çektim. Sizlerle kitapların içeriklerinden yola çıkarak fotoğraflarını da paylaşacağım.
İlk kitabım nette ilk karşılaştığımda Haydar Ergülen "Acaba antoloji mi hazırlamış?" diye düşünmeme neden olmuştu. Kitaba sahip olduğumda ise Haydar Ergülen'in eski-yeni benim için tazecik şiirleriyle karşılaştım. Başka şairlerden derlenen aşk şiirlerindense Ergülen'in şiirlerini okumayı tercih ederim. Gerçi diğer anlamda da derleyici Haydar Ergülen olacağı için yine tercih nedenim olacaktır. Sonuçta 80 kuşağının en iyi kalemlerinden biri. Okuma ve beğeni listesi de benim için çok önemlidir.
Elimdeki kitap Kırmızı Kedi Yayınevi tarafından 2011 yılında basılmış. Dört bölüm halinde. İlk bölümün adı yok, ithaf var. Kitabın yaklaşık olarak dörtte üçünü oluşturan uzunca bir bölüm. Diğer bölümler ise "Yıllanmış Şiirler", "Aşk yaz, bir boşluk bırak" ve "Aşkın 'yüz'ü" başlıklarını taşıyor. Her bölümde ayrı ayrı sevdiğim şiirler oldu. Dergilerin, okuduğum kitapların, yazılı kağıtlarının kıyısında duran kitap. Arada keyif almak, haz duymak, kederlenmek, neşelenmek, hüzünlenmek için birebir.
Şiir kitaplarını hiçbir zaman belli bir ritimle okuyamamışımdır. Ya haftalarca elimden düşüremem ya da aylarca yüzüne bakmam sonra birkaç gün delisi olurum. Okuyup yüzüne bakmadığım sevdiğim kitaplar olduğu gibi, başucumda bulundurduğum kitaplar da mevcuttur. İnternetten sevdiğimiz şiirlere ve şairlere ulaşmak çok kolay artık. Tedavi edilmem gereken zamanlarda ihtiyacını hissettiğim şiiri güvendiğim sitelerde aratıp okuyorum.
Uzun zamanlar süren bir şiir kırgınlığım vardı. Özellikler de yorumlayıcılardan nefret ediyordum. Bu çok değişmiş sayılmaz. Selçuk Yöntem'in yorumladığı şiirler dışında diğerlerini sevmem. Artık takip de etmediğim için o konunun cahili olduğumu rahatlıkla söyleyebilirim. Şiirden uzaklaşma halini aştım. Yeniden şiiri sever, değer verir, yaşamımda yer verir oldum. Bunda Twitter'ın yadsınamaz bir etkisi olduğunu düşünüyorum. iyi şairler iyi cümlelerle her an ekranınızda beliriveriyor.
Kitabın ilginç yanlarından biri daha önce Psikeart'ın "Aşk Acısı" sayısında şairin nesir olarak yazdığı "Mektup aşktan da acı" metnini kitapta şiir olarak okuyor oluşum. Şairin güzelliği bu. O şiir tadında nesirdi. Bu nesir tadında şiir.
Şu gün, şu biraz siyah, biraz isli gün kitaptan cümleler alıntılayacağım. Uzak bir ülkeye selamlar göndereceğim. Zira tek iletişim kanalımız internet oldu göçmen sevgilimle. Ne güzel aşk var hayatımızda.
İlk kitabım nette ilk karşılaştığımda Haydar Ergülen "Acaba antoloji mi hazırlamış?" diye düşünmeme neden olmuştu. Kitaba sahip olduğumda ise Haydar Ergülen'in eski-yeni benim için tazecik şiirleriyle karşılaştım. Başka şairlerden derlenen aşk şiirlerindense Ergülen'in şiirlerini okumayı tercih ederim. Gerçi diğer anlamda da derleyici Haydar Ergülen olacağı için yine tercih nedenim olacaktır. Sonuçta 80 kuşağının en iyi kalemlerinden biri. Okuma ve beğeni listesi de benim için çok önemlidir.
Şiir kitaplarını hiçbir zaman belli bir ritimle okuyamamışımdır. Ya haftalarca elimden düşüremem ya da aylarca yüzüne bakmam sonra birkaç gün delisi olurum. Okuyup yüzüne bakmadığım sevdiğim kitaplar olduğu gibi, başucumda bulundurduğum kitaplar da mevcuttur. İnternetten sevdiğimiz şiirlere ve şairlere ulaşmak çok kolay artık. Tedavi edilmem gereken zamanlarda ihtiyacını hissettiğim şiiri güvendiğim sitelerde aratıp okuyorum.
Uzun zamanlar süren bir şiir kırgınlığım vardı. Özellikler de yorumlayıcılardan nefret ediyordum. Bu çok değişmiş sayılmaz. Selçuk Yöntem'in yorumladığı şiirler dışında diğerlerini sevmem. Artık takip de etmediğim için o konunun cahili olduğumu rahatlıkla söyleyebilirim. Şiirden uzaklaşma halini aştım. Yeniden şiiri sever, değer verir, yaşamımda yer verir oldum. Bunda Twitter'ın yadsınamaz bir etkisi olduğunu düşünüyorum. iyi şairler iyi cümlelerle her an ekranınızda beliriveriyor.
Kitabın ilginç yanlarından biri daha önce Psikeart'ın "Aşk Acısı" sayısında şairin nesir olarak yazdığı "Mektup aşktan da acı" metnini kitapta şiir olarak okuyor oluşum. Şairin güzelliği bu. O şiir tadında nesirdi. Bu nesir tadında şiir.
Şu gün, şu biraz siyah, biraz isli gün kitaptan cümleler alıntılayacağım. Uzak bir ülkeye selamlar göndereceğim. Zira tek iletişim kanalımız internet oldu göçmen sevgilimle. Ne güzel aşk var hayatımızda.
Ey Aşk
adınla başlayan acemiyi terk etme,
ustası olmasın sevmenin
Aşk mı
o şehre yıkacak kalbim çok benim
Aşktandır marifetim, kalbim beni utandırma!
Ey Aşk
başka adın
yok muydu senin?
Anıları sevdiğimi sanırdım
meğer yalnızca hatırlıyormuşum
Mutluluk değil mutsuzluk diye
güneşli değil bulutlu diye
sabah değil gece diye
Haziran değil Eylül diye
renkli değil siyah diye
severler aşkı şairler
ve "mutlu aşk yoktur" derler
"mutlu şiir yoktur" derler!
"Sis" şiirini fotoğrafladıktan sonra bir de Selçuk Yöntem'den nefis bir yorum dinleyin. Vedat Sakman da katkıda bulunmuş. Ne güzel. Vedat Sakman, Haydar Ergülen ve Selçuk Yöntem'i buluşturan ortak bir nokta var: Ankara. Ah, Ne güzel! Sanırım yakında ayrılmak zorunda kalacağım şehrimden, yoksa içinde nefes alıp verirken bir şehri böylesine sevmeyi açıklayamıyorum.
21 Nisan 2012 Cumartesi
SUSKUN
Blogger'ın yeni yüzü ile dün gece itibariyle tanıştım. Bilgisayar konusunda cahil olduğumu düşünmesem de yeni yayın oluşturabilmek için epeyce kurcalamam gerekti buraları. Bir yandan önümde yığılı sınav kağıtlarını ikişer, üçer azaltmaya çalışırken öte yandan en sevdiğim şarkılardan oluşan listemi dinlemekle meşgulüm. Sizinle birkaçını paylaşmaya karar verdim.
Şehrimde hava karanlık, yağmur yağdı yağacak. Uzak şehirlerden bir dost buraya gelmek için yola koyuldu. Arkadaşlarımla buluşmak için hala annemden izin almam gerektiğine -sebebi belli olsa da- şaşıyorum. Ardından izin alabildiğim bir annem olduğu için mutlu oluyorum. Göçmen sevgilimi Azerbaycan'a göndermek üzereyim. Hüzün de had safhada. Sevinci ve hüznü karıştırmışken çorba etmeden iki takıntımla tanıştırayım sizi.
İlki en sevdiğim gruplardan birinin umudunu simgeliyor:
İkincisi ise Le Trio Joubran grubunun kanaatimce en hüzünlü ezgisi :
Huzursuz, aceleci, heyecanlı biri olarak beklemek zorunda olduğum günlerden nefret ediyorum. Çabucak bitsin lütfen! İyi dinlemeler.
Şehrimde hava karanlık, yağmur yağdı yağacak. Uzak şehirlerden bir dost buraya gelmek için yola koyuldu. Arkadaşlarımla buluşmak için hala annemden izin almam gerektiğine -sebebi belli olsa da- şaşıyorum. Ardından izin alabildiğim bir annem olduğu için mutlu oluyorum. Göçmen sevgilimi Azerbaycan'a göndermek üzereyim. Hüzün de had safhada. Sevinci ve hüznü karıştırmışken çorba etmeden iki takıntımla tanıştırayım sizi.
İlki en sevdiğim gruplardan birinin umudunu simgeliyor:
İkincisi ise Le Trio Joubran grubunun kanaatimce en hüzünlü ezgisi :
Huzursuz, aceleci, heyecanlı biri olarak beklemek zorunda olduğum günlerden nefret ediyorum. Çabucak bitsin lütfen! İyi dinlemeler.
20 Nisan 2012 Cuma
YAZARKEN NELERE DİKKAT ETMELİ?
Notos'un blog sayfası olan "Notos:Hayal Adası"nda geçtiğimiz günlerde güzel bir yazı yayımlandı. Onların kaynağı ise "guardian.co.uk". Hem keyifli olması hem de "yok daha neler" dedirtmesi yönüyle ilgimi çekti, sizinle paylaşmak istedim.
Böyle bir başlık atıldığında, sanki yazmakla ilgili ortada evrensel kurallar varmış izlenimi uyanabilir. Elbette ki durum öyle değil. Yalnızca, bazı önemli yazarların yazmakla ilgili olarak verdikleri ipuçlarını ve önerilerini biraraya getirelim istedik. Belki sizin de bunlara ekleyecek birkaç şeyiniz vardır, kim bilir!
Elmore Leonard
Diana Athill
Margaret Atwood
Roddy Doyle
Jonathan Frenzen
Bunlar, yazarların öneri niteliğinde uyarılarının bir dökümü, özeti. Yalnızca bu kadar. Biraz eğlendirici, belki biraz da yol gösterici.
Böyle bir başlık atıldığında, sanki yazmakla ilgili ortada evrensel kurallar varmış izlenimi uyanabilir. Elbette ki durum öyle değil. Yalnızca, bazı önemli yazarların yazmakla ilgili olarak verdikleri ipuçlarını ve önerilerini biraraya getirelim istedik. Belki sizin de bunlara ekleyecek birkaç şeyiniz vardır, kim bilir!
Elmore Leonard
- Bir kitaba, asla havadan söz ederek başlamayın.
- Hesapsız ünlem kullanmayın. 100.000 kelimelik bir düzyazıda en fazla iki ya da üç tane ünlem olmalı.
- “Birdenbire” sözcüğünü asla kullanmayın.
- Margaret Atwood değilseniz, bir yeri ya da bir şeyi tasvir ederken aşırı ayrıntıya girmeyin.
Diana Athill
- Cümlelerinizin ritmini kontrol etmek için, yazdıklarınızı sesli bir şekilde kendinize okuyun.
- Silin (hatta SİLİN): ancak olmazsa olmaz sözcükleri tutarak, gerekli sözcükler anlamlı hale gelebilir.
Margaret Atwood
- Uçaklarda yazmak için kurşunkalem kullanın. Tükenmezkalemler akabilir. Peki, ya kurşunkalem de kırılırsa? Kalemi açamazsınız, çünkü uçaklarda kesici alet bulunduramazsınız. O zaman: Yanınıza iki kalem alın.
- İki kalemin de ucu kırılırsa, metal ya da cam tırnak törpüsüyle ucunu açabilirsiniz.
- Üzerine yazacak bir şey alın. Kâğıt olabilir. Olmadı, bir tahtanın ya da kolunuzun üzerine de yazabilirsiniz.
- Bilgisayar kullanıyorsanız, yazdığınız her şeyi yedekleyin.
- Sırt egzersizleri yapın.
- Kitabınızı, okuyup fikirlerini söylemeleri için bir ya da iki arkadaşınıza verin. Asla, duygusal ilişki yaşadığınız kişiye vermeyin, tabii ayrılmayı planlamıyorsanız.
- Ormanın ortasında oturup durmayın. Kaybolduysanız ya da tıkandıysanız, geldiğiniz yoldan geri dönüp başka bir yola girin. Karakteri değiştirin, zamanı değiştirin, açılış sayfasını değiştirin.
Roddy Doyle
- Masanızın üstünde, sevdiğiniz yazarın bir fotoğrafı olmasın; hele ki o yazar, intihar etmiş bir yazarsa.
- Kendinize nazik davranın. Sayfaları olabildiğince hızlı doldurun: çift boşluklu yazın, iki satırda bir yazın ve her sayfa bittiğinde, bunu bir zafer olarak görün.
- 50. sayfaya geldiğinizde sakinleşin, niteliği düşünmeye başlayın. Gerginleşin – budur.
- Günde sadece birkaç web sayfasına girin.
- Yazmadığınız kitabı gidip de Amazon’da aratmayın!
- Sevdiğiniz ve yazar olmanın iyi bir fikir olduğunu düşünen biriyle evlenin.
- Çocuk yapmayın.
- Kitabınızla ilgili yazılan değerlendirmeleri okumayın.
- Kitaplarla ilgili değerlendirmeler yazmayın.
- Sabah sabah ya da gece geç vakitte eşinizle tartışmayın.
- Yazarken bir şey içmeyin.
- Editörlere mektup/e-posta atmayın (Kimse sallamaz).
Jonathan Frenzen
- Okur bir arkadaştır; rakip ya da taraftar değildir.
- Yazarken “Sonra” sözcüğünü kullanmayın. Bunun için “ve” sözcüğü var (Notos: Bilge Karasu’nun “ve” sözcüğünü asla kullanmamış olması geldi aklımıza!)
- Çok bariz bir birinci şahıs ağzı kendini karşı konulamaz şekilde ortaya koymadığı takdirde üçüncü ağızdan yazın.
- Bilgiye erişim ücretsiz ve evrensel olduğu için, roman yazarken kapsamlı bir araştırma yapmak da şart oldu.
Bunlar, yazarların öneri niteliğinde uyarılarının bir dökümü, özeti. Yalnızca bu kadar. Biraz eğlendirici, belki biraz da yol gösterici.
13 Nisan 2012 Cuma
KEDER GİBİ ÖDÜNÇ/HAYDAR ERGÜLEN
*Blogumda adını en fazla andığım, şiirlerine fazlaca yer verdiğim şairlerden biri Haydar Ergülen. İyi ki onunla aynı çağda yaşıyorum. Turgut Uyar, Ece Ayhan, Cemal Süreya, Tezer Özlü, Oğuz Atay, Edip Cansever'e yetişemedim; fakat ne güzel ki onunla aynı zaman dilimindeyim. Muhteşem dizelerin, harika sözlerin adamı. Bıkmadan mırıldanmayı sürdüreceğim dizelerini. Aklımın bir köşesinde daima tutacağım. Sevilesi.
KEDER GİBİ ÖDÜNÇ
Kağıttanmış kederi kelimelerin boşluğun acısı cümleden ince ağacın kederi yapraklarından aşklar yerle bir oluyor gazelden önce Yağmurun kederi mırıldandığı şeyler ahşap hanesine bir yetim düşünce Kiracıya benziyor aşkın kederi yerleşmeden çıksa evsiz yerleşip kalsa yersiz benim şiirden başka kederim yoktur - şiirde tren yok bu ne kederdir? * öleceği zaman hayvanlar gibi saklanmak istiyor ya insan saklanacak bir yeri olmalı aşka, çocukluğa, anneye, şiire ve eksik ölür insan * suyu görünce taşmak istiyor onun bir bardağı var benim hiç kimsem ... Bir dize daha olacaktı burada ama aklım suya gitti, unuttum * gözler var aramızda Hasan'ın gözleri Selahattin'in gözleri Ece'nin gözleri Seyhan'la konuştuk da Ece gibi bakmış sana doğru onun babası da ' beni bırakma' der gibi çocukluğuna baktı babam da Gözler dolaşıyor ruhumuzda çarpmayın bakarken kırmayın geçerken o gözler bizim şiirimiz sıcacık ekmeğimiz ta çocukluktan kalma o gözler hem çocuk hem baba * anne ağladığında gördüm çocuğun büyüdüğünü hayvan ağladığında ağacın küstüğünü duydum Dağlar dikine gidiyor bunda bir his var * Hangi yalana inanacığını şaşırdıkça yalnızca inanmaya inanıyor insan ve hiç bir yalan kalmıyor sonunda her şeyin gerçek olduğundan başka * Eski yazıda; 'yüz' yazmak resimdi 'göz' yazmak aşk ve şiir derlerdi ' söz yazmaya' öyleyse bir ilgisi olmalı 'güz' yazmanın kalple ve 'yaz' ı çocuklukla yazmanın * Sabah çok zordur şiirden de zor * Bir gülü taşıyamadım dostuma şımarır diye (Keder gibi ödünç / yasakmeyve) |
Haydar Ergülen |
8 Nisan 2012 Pazar
Uzun Hikâye- Kelimebaz
Pazardan pazara uğrar duruma geldim. Okuduklarımı biriktirmekle meşgulüm şu sıralar. Mustafa Kutlu'nun "Uzun Hikâye"sini, Sevan Nişanyan'ın "Kelimebaz"ını, Cogito'nun "Aşk", PsikeArt'ın "Unutmak" ve Notos'un "Tomris Uyar" sayıları elimdeki dergi ve kitaplar.

"Uzun Hikâye" kısacık bir kitap birkaç saatte bitirmek mümkün. Etkisi o kadar kısa sürmüyor ama. Akıcı, olay merkezli, sürükleyici bir mekan anlayışı olan iyi bir kitap. Bu kitapla beraber Mustafa Kutlu ile tanışmış oldum. Bütün kitaplarını okuma hevesiyle ve enerjisiyle doluyum. İşin maddi kısmı biraz düşündürse de ona da bir formül bulduğum kanısındayım. İnternet sahafçısı olarak bilinen "Nadir Kitap" derdime çare olarak görünüyor. Siteden kitap almış arkadaşlarım gayet memnunlar sonuçlarından. Hikayeye dönecek olursak kahramanımız anlatıcı olsa da asıl annattığı kişi babası ki o baba hayran olunası bir baba. Uzun Hikâye bir roman gibi zamanın uzunca bir dilimini ele alıyor. Hikâye oluşu nedeniyle de yüzeysel bir aktarım söz konusu. Derinlemesine irdenenmiyor kişiler. Elbette bu hikâye kişilerini sevmemize engel değil.
Sevan Nişanyan'ın "Kelimebaz" adlı kitabı ise sözcüklerin etimolojik incelemelerinin yapıldığı bir başucu kitabı. Kitabı sadece okumakla kalmıyor aynı zamanda notlar alıyorum. Hatta ezber çalışmaları yaptığımı bile söyleyebilirim. Derslerde ve arkadaş sohbetlerinde bolca kullandığım "popüler" sözcüklerin kökenleri hakkında keyifli bilgiler sunuyor kitap. Bu kitapla beraber etimolojinin tam olarak benim ilgi alanım olduğunu fark ettim. Meğer ne çok seviyormuşum sözcüklerin anlamlarını, kökenlerini, ilk olarak ne zaman kim tarafından kullanıldığını. Bağlamlarını, diğer dillerdeki yansımalarını. Aslında Sevan Nişanyan'ın "Elif'in Öküzü ve Sürprizler Kitabı"nı okumayı istiyordum. Fakat kitabın baskısı yok. Ankara'daki sahafları ve diğer kitapçıları alt üst ettiğim halde hiçbir yerde bulamadım. İnternette de yoktu. Arkadaş tavsiyesiyle Nadir Kitap'ta buldum. Sanal kart oluşturmayı beklediğim için hala satın almadım. Orada duruyor olması içimi rahatlatmakla beraber o kadar çok muhabbetini yaptım ki biri alacak diye de ödüm kopuyor.
Dergilere gelince onlar hakkında ayrıca yazmayı düşünüyorum. İyice sıkılmayalım.
Bir de nisan geldi. En sevdiğim ikinci aydır kendileri. Arınmayı sağlar.

"Uzun Hikâye" kısacık bir kitap birkaç saatte bitirmek mümkün. Etkisi o kadar kısa sürmüyor ama. Akıcı, olay merkezli, sürükleyici bir mekan anlayışı olan iyi bir kitap. Bu kitapla beraber Mustafa Kutlu ile tanışmış oldum. Bütün kitaplarını okuma hevesiyle ve enerjisiyle doluyum. İşin maddi kısmı biraz düşündürse de ona da bir formül bulduğum kanısındayım. İnternet sahafçısı olarak bilinen "Nadir Kitap" derdime çare olarak görünüyor. Siteden kitap almış arkadaşlarım gayet memnunlar sonuçlarından. Hikayeye dönecek olursak kahramanımız anlatıcı olsa da asıl annattığı kişi babası ki o baba hayran olunası bir baba. Uzun Hikâye bir roman gibi zamanın uzunca bir dilimini ele alıyor. Hikâye oluşu nedeniyle de yüzeysel bir aktarım söz konusu. Derinlemesine irdenenmiyor kişiler. Elbette bu hikâye kişilerini sevmemize engel değil.
Sevan Nişanyan'ın "Kelimebaz" adlı kitabı ise sözcüklerin etimolojik incelemelerinin yapıldığı bir başucu kitabı. Kitabı sadece okumakla kalmıyor aynı zamanda notlar alıyorum. Hatta ezber çalışmaları yaptığımı bile söyleyebilirim. Derslerde ve arkadaş sohbetlerinde bolca kullandığım "popüler" sözcüklerin kökenleri hakkında keyifli bilgiler sunuyor kitap. Bu kitapla beraber etimolojinin tam olarak benim ilgi alanım olduğunu fark ettim. Meğer ne çok seviyormuşum sözcüklerin anlamlarını, kökenlerini, ilk olarak ne zaman kim tarafından kullanıldığını. Bağlamlarını, diğer dillerdeki yansımalarını. Aslında Sevan Nişanyan'ın "Elif'in Öküzü ve Sürprizler Kitabı"nı okumayı istiyordum. Fakat kitabın baskısı yok. Ankara'daki sahafları ve diğer kitapçıları alt üst ettiğim halde hiçbir yerde bulamadım. İnternette de yoktu. Arkadaş tavsiyesiyle Nadir Kitap'ta buldum. Sanal kart oluşturmayı beklediğim için hala satın almadım. Orada duruyor olması içimi rahatlatmakla beraber o kadar çok muhabbetini yaptım ki biri alacak diye de ödüm kopuyor. Dergilere gelince onlar hakkında ayrıca yazmayı düşünüyorum. İyice sıkılmayalım.
Bir de nisan geldi. En sevdiğim ikinci aydır kendileri. Arınmayı sağlar.
1 Nisan 2012 Pazar
Amentü-İsmet Özel
İnsan eşref-i mahlûkattır derdi babam bu sözün sözler içinde bir yeri vardı ama bir bu söz asıl anlamını kavradı geçti çıvgınların, çıbanların, reklamların arasından geçti tarih denilen tamahkâr tüccarı kararmış rakamların yarıklarından sızarak bu söz yüreğime kadar alçaldı damar kesildi, kandır akacak ama kan kesilince damardan sıcak sımsıcak kelimeler boşandı aşk için karnıma ve göğsüme ölüm için yüreğime sürdüğüm eczâ uçtu birden aşk ve ölüm bana yeniden su ve ateş ve toprak yeniden yorumlandı. Dilce susup bedence konuşulan bir çağda biliyorum kolay anlaşılmayacak kanatları kara fücur çiçekleri açmış olan dünyanın yanık yağda boğulan yapıların arasında delirmek hakkını elde bulundurmak rahma çağdaş terimlerle yanaşmak için bana deha değil belgeler gerekli kanıtlar, ifadeler, resmi mühür ve imza gençken peşpeşe kaç gece yıllarca acıyan, yumuşak yerlerime yaslanıp uçardım bilmezdim neden bazı saatler alaturka vakitlere ayarlı neden karpuz sergilerinde lüküs yanar yazgı desem kötü bir şey dokunmuş olurdu sanki dudaklarıma Tokat aklıma niye gelmezdi babam onbeşli olmasa. Meyan kökü kazarmış babam kırlarda ben o yaşta koltuğumda kitaplar işaret parmağımda zincir, cebimde sedef çakı cebimde kırlangıçlar çılgınlık sayfaları kafamda yasak düşünceler, Gide mesela. Kar yağarken kirlenen bir şeydi benim yüzüm her sevinç nöbetinde kusmak sunuldu bana gecenin anlamı tıkansın diye ıslık çalar resimli bir kitaptan çalardım hayatımı oysa hergün merkep kiralayıp da kazılan kökleri Forbes firmasına satan babamdı. Budur işte bir daha korkmamak için korkmaz görünen korku işte şehirleri bayındır gösteren yalan işte mevsimlerin değiştiği yerde buharlaşan kelepçeler, sürgünler, gençlik acılarıyla güç bela kurduğum cümle işte bu; ten kaygusu yüklü ağır bir haç taşımaktan tenimin olanca ağırlığı yok oldu. Solgun evler, ölü bir dağ, iyice solmuş dudak bile bir bir çınlayan ihtilal haberidir ve gecenin gümüş ipliklerden işlenmiş oluşu nisan ayları gelince vücudu hafifletir şahlanan grevler için kahkahalarım küstah bakışlarım beyaz bulutlara karşı obur marşlara ayarlanmak hevesindeki sesim gider şehre ve şaraba yaltaklanarak biraz ağlayabilmek için fotoğraflar çektirir babam seferberlikte mekkâredir. İnsanın gölgesiyle tanımlandığı bir çağda marşlara düşer belki birkaç şey açıklamak belki ruhların gölgesi düşer de marşlara mümkün olur babamı varlık sancısıyla çağırmak: Ezan sesi duyulmuyor Haç dikilmiş minbere Kâfir Yunan bayrak asmış Camilere, her yere Öyle ise gel kardeşim Hep verelim elele Patlatalım bombaları Çanlar sussun her yerde Çanlar sustu ve fakat binlerce yılın yabancısı bir ses değdi minarelere:Tanrı uludur Tanrı uludur polistir babam Cumhuriyetin bir kuludur bense anlamış değilim böyle maceralardan ne Godiva geçer yoldan, ne bir kimse kör olur yalnız coşkunluğu karşısında içlendiğim şadırvan nüfus cüzdanımda tuhaf ekmek damgası durur benim işim bulutlar arşınlamak gün boyu etin ıslak tadına doğru yavaş yavaş uyanmak çocuk kemiklerinden yelkenler yapıp hırsız cenazelerine bine bine temiz döşeklerin ürpertisinden çeşme korkak dualarından cibinlikler kurarak dokunduğum banknotlardan tiksinmeyi itiraz nakışsız yaşamakları silâhlanmak sayarak çıkardım boğaza tıkanan lokmanın hartasını çıkınımda güneşler halka dağıtmak için halkı suvarmak bin saçlarımda bin ırmak ıhtırdım caddeleri meğer ki mezarlarmış hazırmış zaten duvar sıkılmış bir yumruğa fly Pan-Am drink Coca-Cola Tutun ve yüzleştirin hayatları biri kör batakların çırpınışında kutsal biri serkeş ama oldukça da haklı. Ölümler ölümlere ulanmakta ustadır hayatsa bir başka hayata karşı. Orada aşk ve çocuk birbirine katışmaz nasıl katışmıyorsa başaklara ağustos sıcağı kendi tehlikesi peşinden gider insan putların dahi damarından aktığı güne kadar sürdürür yorucu kovalamacayı. Hanidir görklü dünya dünyalar içre doğan? Nerde, hangi yöremizde zihnin tunç surlardan berkitilmiş ülkesi ağzı bayat suyla çalkanmış çocuğa rahim olan parti broşürleri yoksa kafiyeler mi? Hangi cisimdir açıkça bilmek isterim takvim yapraklarının arasını dolduran nedir o katı şey ki gücü gönlün dağdağasını durultacak? Hayat dört şeyle kaimdir, derdi babam su ve ateş ve toprak. Ve rüzgâr. ona kendimi sonradan ben ekledim pişirilmiş çamurun zifiri korkusunu ham yüreğin pütürlerini geçtim gövdemi alemlere zerkederek varoldum kayrasıyla Varedenin eşref-i mahlûkat nedir bildim. (1974) |
İsmet Özel |
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

